Aurelion Sol (Yıldızların Hakimi)

damlaozkal

Administrator
Administrator
Katılım
30 Eki 2022
Mesajlar
22
Tepki
1
Aurelion Sol (Yıldızların Hakimi)

1667855524533.png


Hikayesi

Gecenin karanlığında ortaya çıkan kuyruklu yıldızlar, genelde ani bir değişikliğin veya huzursuzluğun habercisi olarak yorumlanır. Bu alevli alametlerin kehanetleriyle yeni imparatorluklar yükselir, eski kültürler yıkılır ve hatta yıldızların kendileri bile göklerden kaybolur...

Asıl gerçekse belki de tüm bunlardan daha vahimdir.

Aurelion Sol olarak bilinen ilah, daha Runeterra'daki fani ırklar ortaya çıkmadan önce bile kadim bir varlıktı. Varoluşun ilk nefesiyle birlikte doğan Aurelion Sol ve ona benzeyen varlıklar, ilahi âlemin devasa hiçliğinde dolaşıyor, bu uçsuz bucaksız boşluğu parıldayan ışıklarına tanık olanlara neşe ve mutluluk getirecek mucizelerle doldurmak istiyordu.

Aurelion Sol, yolculuğu esnasında nadiren kendisine denk varlıklarla karşılaşırdı. Ebedi Suretler hissiz ve kayıtsız şeylerdi. Varoluşa pek bir katkıda bulunmaz, sadece yaratılışın doğasına dair benmerkezci felsefeler türetmekle uğraşırlardı.

Fakat bir gün Aurelion, çağlar öncesinde hayat verdiği önemsiz bir güneşin ışığının altında yatan bir şey keşfetti. Bir dünya. Yeni âlemler.

Bunu kimin, neden oluşturduğunu bilmiyordu ama bu gezegenin kendi eseri olmadığından emindi.

Bu dünyaya sıra dışı şekilde ilgi duyan Suretler, onun buraya yaklaşmasını diledi. Burada hayat, sihir ve kendilerinden daha yüce bir varlığın rehberliği için yalvaran genç medeniyetler vardı. Muhteşem haşmetinin etkisi altında kalan bu yeni kitleyle koltukları kabaran Aurelion Sol, onların kendisine duyduğu hayranlığın tadını çıkarmak için yıldızlardan gelen büyük ve acımasız bir ejderha olarak dünyaya indi.

Targon adlı önemsiz topraklarda yaşayan ufak insanlar, Aurelion Sol'ü güneşin bahşettiği altın ışık olarak adlandırdı ve Suretler bu kişilere ejderha için uygun bir adak sunmalarını emretti. Faniler bölgedeki en yüksek dağın doruğuna tırmandı. Ona sihirden özenle ve kurnazca yapılmış ve üstüne semavi âlemin esrarengiz motifleri kazınmış ihtişamlı bir taç sundular.

Aurelion Sol, taç alnına değer değmez bunun bir hediye olmadığını anladı.

Lanetli şey öyle bir kuvvetle Aurelion Sol'ün başına perçinlendi ki ejderhanın gücü bile onu hareket ettirmeye yetmedi. Aurelion Sol, güneş ve onun oluşumuna dair sahip olduğu tüm bilgilerin kendisine kıyasla çok daha düşük zekâlı varlıklarca çalındığını ve irdelendiğini hissedebiliyordu. Daha da kötüsü, tacın gücü onu göklere geri fırlatarak bir daha o dünyaya yaklaşmasını engellemişti.

Ejderha çaresizce Targon'un sahtekâr Suretlerinin fanilere devasa ve parıldayan bir kurs inşa ettirişini izledi. Bu yapıyı kullanan insanlar, bilinmeyen ve bir gün gerçekleşeceğine inanılan bir çatışmada kullanılacak ölümsüz ilah savaşçılar yetiştirmek için onun semavi gücünden faydalandı.

Şaşkına dönen Aurelion Sol, bakılmayan ve ilgi gösterilmeyen diğer yıldızların gökkubbeden bir bir kaybolduğunu görebiliyordu. Tacın kontrolünü kırmak için çabalayıp duruyordu. Onların ışığını bu evrene bahşeden kişi oydu! Neden şimdi Suretler ve onların alçak piyonlarının tutsağı olmalıydı? Güneş Kursu başarısız olduğunda mutluluk içinde kükredi. Ama çok geçmeden ondan çok daha güçlü, ikinci bir kurs inşa edildi. Sonunda kaderine boyun eğdi. İlah savaşçıların önce rakiplerini, sonra saf karanlıktan doğan yaratıkları ve sonunda birbirini öldürmesini izledi.

Daha sonra dünya, yıldız ejderi gözünü açıp kapayıncaya dek gerçekleşen sihir felaketleriyle sarsıldı ve Aurelion Sol sonunda Targon'un ve nefret ettiği Suretlerin savunmasız kaldığını anladı. Dikkatle dünyanın etrafında döndü ve onu sürgün eden sihrin zayıfladığını fark etti. Tacından her biri gökleri bir kuyruklu yıldız misali aydınlatan altın parçacıklar dökülmeye başladı.

Özgürlük ve intikam hayalleri tarafından baştan çıkarılan Aurelion Sol, artık Runeterra'yı ebedi öfkesiyle yakıp yıkmak istiyor. Bu dünya, kozmik dengenin bir kez daha onun lehine döneceği yer olacak. Ardından Yıldızların Hâkimi'nin gücünü çalmaya cüret edenleri nasıl bir sonun beklediğini tüm evren görecek.
Bu dünyanın tanıdık güneşi ufkun ötesinde saklanmakta. Aşağıda kaba ve donuk topraklar serili. Dağlar bükülüp, boş topraklar boyunca ince parmaklar gibi uzanan engellere dönüşüyor. Saraylar ya da saray bozuntuları heybette en cüce tepelerden fazlasını aşamıyor. Gezegenin ufuk yayı, aşağıda yaşayanların pek azının tanık olabileceği bir sükunet içinde yıldızlarla buluşuyor. Bu dünyanın sakinleri öyle dağınık yaşıyor, elle tutulur herhangi bir algı düzeyine öyle uzaklar ki fethedilmelerine rağmen içinde bulundukları elim vaziyeti idrak etmekten dahi acizler.

Önceden belirlenen hedefime doğru süzülürken topladığım alevlerin ışıltısı, altımdaki dünyayı aydınlatıyor. Kâh savaşan, kâh korkuya teslim olan, kâh mutlulukla dolup taşan yaşam biçimleri, aşağıda bulabildiği her verimli köşeye kanca atmış. Ah, tepelerinden süzülüp geçerken nasıl da hayranlıkla bakıp beni işaret ediyorlar. Kulağıma bana verdikleri isimler geliyor: Haberci, kuyruklu yıldız, canavar, ilah, iblis... Gerçeği tutturamayan sayısız isim.

Engin bir çölün ortasından, bu ilkel toplumların arasındaki en üstün medeniyetin beşiğinden, tanıdık bir büyünün yükselen titreşimlerini hissediyorum. Bakın hele şu işe; devasa bir Güneş Kursu inşa edilmekte. Zavallı köle işçiler haşmetimin karşısında başlarını dövüp üstlerini başlarını parçalıyor. Zalim efendileri, hızla ilerleyen ateş topu şeklindeki suretimi görünce şüphesiz iyiye alamet olarak yorumluyor. Geçişimi kaba saba resimler şeklinde adi taşlara işleyecek, bu kuyruklu yıldıza göklerdeki ilahın yaptıkları işleri tasdik ettiğine işaret eden bir lütuf falan diyecekler. Kurs'un yegane işlevi, güneşin kudretini bu kendini beğenmiş insanımsı yaratıkların en ''şanlılarına'' aktarıp onları yeni tahammül edilmez yarı tanrılara dönüştürmek. Gezegenin tek eksiği de bu ya zaten. Şüphesiz bu uğraşları geri tepecek. Gerçi kısa bir süre istediklerine ulaşabilirler. Belki bin yıl falan ihtişamla ışıldadıktan sonra düşüp başkalarının gölgesinde kalacaklar.

Çöl, izimden gelen gecenin içinde solup giderken; ben tenha bozkırları aşıyor, ardından yeşillerle süslenmiş kahverengi tepelerin üzerinden döne döne süzülüyorum. Kan revan içindeki ölüler ve can çekişenlerle dolu bir meydan, güzelim manzarayı lekeliyor. Hayatta kalanlar kaba baltalarla birbirini biçmeye çalışırken savaş naraları atıyor. Taraflardan biri ağır bir bozguna uğramak üzere. Kıvranan savaşçıların yanına saplanmış mızrakların tepesine geyik kafatasları geçirilmiş. Hâlâ ayakta olan pek azı; tüylü, devasa yaratıklara binmiş askerlerce kuşatılmış.

Bu yenilip etrafı sarılmış askerler beni görünce sanki içleri yeni bir cesaretle doluyor. Yaralılar ayağa kalkıyor ve baltalarıyla yaylarını kaptıkları gibi son bir direnişe geçip hasımlarını gafil avlıyor. Minik çarpışmalarının devamını görmek için oyalanmıyorum çünkü bu bin defa tanık olduğum bir sahne: Her zamanki gibi sağ kalanlar kuyruklu yıldız suretimin benzerlerini inlerinin duvarlarına işleyecek. Soylarından gelenler, bin yıl boyunca resmimi sancaklarında taşıyacak ve bu sancakların altında aşağıdakine benzer nice savaşa koşacaklar. Tarihi kaydetmek için bunca çaba sarf etmelerine rağmen, hatalarından neden ders almadıkları hayret verici doğrusu. Bu benim öğrenmek için çok acı bedeller ödediğim bir ders.

Onları içler acısı döngüleriyle baş başa bırakıp önüme bakıyorum.

Rotamda bu dünyanın başka sakinleri de görünüyor. Bunların da tepkileri, sıradanlığın ötesine geçmiyor: Parmakla gösterenler mi ararsınız, diz çökenler mi, taş sunakların üstünde bakireler kurban edenler mi? Bakışlarını gökyüzüne kaldırıp bir kuyruklu yıldız görüyorlar ama bu alev alev suretin ardında ne olduğunu bir kez olsun sormuyorlar. Onun yerine, gördükleri manzarayı kendi daracık dünya görüşlerine uydurmaya çalışıyor ve benim muhteşem simama hakaret ediyorlar. Gelişmiş demek biraz bol keseden dağıtmak olacak ama biraz daha ''gelişmiş'' türlerden bazıları gökyüzünü inceliyor ve koordinatlarımı bilimsel günlüklere kaydedip, beni bir kehanet aracı olarak kullanıyorlar. Bu az da olsa umut verici ama bu türlerin yeni yeni gelişmeye başlayan zekâları bile beni öngörülebilir yörüngeye sahip, düzenli meydana gelen bir kozmik olay şeklinde yorumlamaktan öteye gidemiyor. Ah, zincirlerini bir kırabilseler neler başarırlardı diyorum ama... Neyse, toprağa bağlı bu basit zekâlıların heba olan potansiyeli için dertlenmenin anlamı yok. Zaten suç tamamen onlarda da değil. Evrim, bu dünyada sağlam bir zemin yakalamakta sahiden zorlanıyor sanki.

Heyhat, böyle çocuksu maskaralıklar da ilginçliğini yitirmeye başladı. Büyülü esaretimin bitmek bilmez enerjisi, beni yüzyıllardan beridir dünyadan dünyaya savurup duruyor. Şimdi de beni bu tanıdık, nahoş kaya parçasına geri getirdi. Yüzeyini ışıltıyla yıkayan yıldız, ilk eserlerimden biriydi; sevgi ve ışığın bir birleşimi. Ah, o sadece kendisini işleyen ellerin sahibinin görebildiği renklerle ışıldayarak yaşamına başladığı o an yok muydu? Yıldızların yepyeni bir enerjiyle çıtırdayıp yüzümü ısıtışını ve parmaklarımın arasında kıpırdanışını nasıl özlediğimi anlatamam. Her yıldız kendine has, ustasının ruhunu yansıtan, değerli bir enerji yayar. Sonsuz karanlığa meydan okurcasına parıldayan, kozmik birer kar tanesidir yıldızlar.

Maalesef hasretle andığım bu hatıralar, ihanetle lekelenmiş vaziyette. Evet, işte Targon beni tam da burada boyunduruğu altına almıştı. Mamafih şimdi geçmişteki hatıralara takılıp kalmanın vakti değil. Şu küflü Suretler, kendi adlarına başka bir gediği daha kapatmamı istiyor.

Sonra o kadını görüyorum. Bu dünyanın ışıltılı savaşçısı, küçük tepelerden birinin zirvesinde, yıldıztaşından bir kargı savuruyor. Kendini yıldırım zanneden bu basit kıvılcım, beni fani bir bedenin gözleriyle izliyor. Omzunun üzerinden düşen kalın örgülü kestane rengi saçı, solgun ve çilli tenini örten altın bir göğüs zırhının üzerine dökülüyor. Savaşlarda yıpranıp gitmiş miğferinin yüzünde örtmediği tek yer gözleri ve bu gözler, teniyle zıt bir kırmızıyla ışıldıyor.

Kendine Pantheon diyor; Targon'un savaş hiddetinin yeniden doğmuş hâli. Bu dünyada Pantheon unvanını taşıyan ne ilk ne de son kişi.

Kaslı kolunu kaldırıp muazzam bir zinciri çekermiş gibi hareket etmeye başladığında, ışıltılı pelerini, ardında bir bayrak misali dalgalanıyor. Acımasızlıkta sınır tanımayan büyülü tasmam beni yolumdan saptırıp kadının durduğu dağa doğru çekiştiriyor. Sonra kadın bana sesleniyor.

Bu dayanılmaz yıldız kakmalı tacın zihnime aktardığı, başımın içinde gümbürdeyen bir sesle haykırıyor. Kadın bilincimi işgal ederken başka her ses solup gidiyor.

''Ejderha!'' diyor, sanki kuru bir ağacı tutuştursa bile bayram edecek, o kanatlı, zayıf turuncu alev yaratıklarına benzer bir yanım varmış gibi.

''Kapılarını mühürle!'' diye salık veriyor, minicik sivri kargısıyla kayalık bir yarığın dibini işaret ederek. Aşağıda girdap gibi dönen, mor renkli gerçeklik bozunmasını görmeme gerek dahi yok. Bu dünyayı zehirleyen, iğrenç cerahatin kokusunu daha buraya varmadan bile almıştım zaten. Onun yerine gözlerimi Pantheon'a dikiyorum. Tasmalı bir köpek gibi kuyruğumu kıstırmamı bekliyor. Oysa bugün başka olacak; çünkü hatalarımdan dersimi aldım.

'' Ejderha ,'' diye hırıldıyorum. ''Bana bu kadar aşağılık bir isimle hitap etmenin akıllıca olduğundan emin misin?''

Pantheon'un kargıyı tutan eli, silahının bir an düşecek gibi olmasına yetecek kadar gevşiyor. Sanki tek arşınlık mesafe onu hiddetimden koruyabilecekmiş gibi bir adım geriliyor.

Önceki emrini duymamış olabilirim diye bu defa havlarcasına ''Mühürle şu kapıyı!'' diyor yeniden. Gümbürdeyen bağırışı, sesindeki kuşkuyu perdelemekten aciz kalıyor. Kargısını bana doğru savuruyor; sanki o kadar minik bir silah bana zarar verebilirmiş gibi.

Targon'un Sureti'ni ilk defa böyle sarsılmış görüyorum. Bir dediğini iki etmeme alışkın değil tabii.

''Vakti gelince bu yeni filizlenen dehşetle ilgileneceğim, sevgili Pantheon.''

''Aldığın emri yerine getir, ejderha,'' diye bağırıyor bu Pantheon, ''yoksa bu dünyanın işi biter!''

''Bu dünyanın işi, Targon küstahlığa teslim olduğunda bitmişti zaten.''

Pantheon'un, soyut iplerimi zapt etmek için çabalarken birbirine karışan duygularını hissediyorum. Sonunda öğrendiğim şeyi yeni sezmeye başlıyor. Targon'un dikkati dağınık ve beni bağlayan büyüsünün usul usul zayıfladığının farkında değil.

Pantheon bir kez daha kükrüyor ve bu defa karşı koyamıyorum. İncelikten yoksun büyü, irademin hâkimiyetini ele geçiriyor. Dikkatim, bir zamanlar yemyeşilken şimdi vıcık vıcık mor cerahatin pençesine düşmüş vadiye ve vadinin dibindeki gediğin kaynağına kayıyor. Hiçlik'ten doğma canlı müsveddelerinin gerçeklik duvarını eşelediğini ve havada titreşen, görünmez enerji dalgaları gönderdiğini hissediyorum. Yoklukla aramızdaki perdeyi parçalıyor ve melun geçişlerinin ardından vücut buluyorlar.

Bu çok gözlü ve kabuklu hilkat garibeleri bana doğru çekiliyor. Varlıklarına yönelik en büyük tehdit olan beni yok etme arzusuyla yanıp tutuşuyorlar. Zihnimin derinliklerine uzanıyor ve prangaya vurulmadan önce yıldızların yüreklerini tutuşturduğum güneş ateşlerinin bir benzerini ortaya çıkarıyorum. Saf yıldız ateşinden mızraklar savuruyor ve dalga dalga gelen bu azılı dehşetleri kavurup, geldikleri çarpık sonsuzluğa geri püskürtüyorum. Gökyüzünden için için yanan kabuklar yağıyor. Tamamen yok olmamalarına şaşırmıyor değilim; gelgelelim Hiçlik'ten doğanların bu evrende işlerin nasıl yürüdüğünü bilmediğini de unutmamak gerek.

Nabız gibi atan bir hastalık hissi havayı sarıyor. Bozunmanın merkezinden yükselen bir irade seziyorum... Hırslı, boyun eğmez ve bu Hiçlik yaratıklarının alıştığım bilinçsizliğinden çok ama çok daha öte bir şey. Gerçeklikte açılan yara esneyip kabarıyor ve temas ettiği her şeyi çarpıtıyor. Öbür taraftaki her neyse, gülüyor!

Pantheon bir başka emir haykırıyor ama dediklerini duymazdan geliyorum. Evrende açılan bu doğadışı gedik beni kendimden geçiriyor. İcabına bakmak zorunda kaldıklarımın ilki değil elbet, lâkin bu gedikte farklı bir şey var. Âlemler arasındaki engellerin böylesine dehşet verici bir şekilde çarpıtılabilmesine hayran kalmadan edemiyorum. Varlığın özünü parçalamak için gereken dehşetengiz güce sahip olmak şöyle dursun; bu engellerin karmaşık tabiatlarını bile pek az varlık idrak edebilir. İçten içe biliyorum ki böylesine muazzam bir gediği kesinlikle o adi ve iğrenç yaratıklar açmış olamaz. Hayır. Bu tabiat ihlâlinin ardında daha büyük bir şey olmalı. Nasıl bir varlık bu kadar dengesiz ve tehlikeli bir gediği zapt edecek güçte olabilir diye düşününce içime bir huzursuzluk çörekleniyor. Sonraki adımımı atmak için Pantheon'un haykırdığı emirlere ihtiyacım yok; peş peşe sıraladığı talepler ezelden beri hayal gücünden yoksun olmuştur zaten. Karşısına çıkan her şeyi sömüren böylesine güçlü bir boyutlar arası yırtılmayı şıp diye kavurup kapatmak mümkünmüş gibi, gediğe bir yıldız savurmamı buyuruyor.

Nasıl oldu da bu kıt zekâlı yarı ilahlara esir düşebildim?

Öyle olsun. En azından birkaç tane yakıcı kozmik harikanın bu soruna derman olabileceğine dair ''mantıkları'' o kadar da temelsiz sayılmaz. İtaatkâr hizmetkâr rolüne birazcık daha devam edeceğim.

Bundan sonraki hamlemi zevkle yapıyorum. Kısmen herkesin aklına kazınacağı, kısmen eski gücümün birazını serbest bırakmak güzel hissettirdiği ama asıl bu Hiçlik işgalini kontrol eden bilinç her neyse, ona kimsenin kendi varlık düzlemimde bana gülemeyeceğini göstermek istediğim için.

Atmosferdeki temel elementler çağrımla uçarcasına gelip toplanıyor ve plazma hâlinde bir anomaliye dönüşüyorlar. Genişleyen yıldız tozları, sessiz emrimle infilak ediyor. Sonuçta uzayın derinliklerinde ışıldayan haşmetli eserlerimin minik bir benzeri ortaya çıkıyor. Ne de olsa bu hassas gezegene palazlanmış bir yıldız atacak hâlim yok.

Yeni doğan yıldızın göz alıcı ışıltısı ellerimden uçup gidiyor. Her daim yanımda olan iki kardeşi ona katılıyor. Etrafımda ışık saçan bir dansa koyuluyorlar; sıcaklıklarından bembeyaz görünen çekirdekleri, kendime doğru çektiğim toz ve madde bulutlarını sömürüyor. Hep birlikte bir yıldız fırtınasına dönüşüyoruz. Gece gökyüzünün yeryüzünde vücut bulmuş hâli, görenlerin aklını başından alan bir yıldız ateşi topacı gibiyiz. Nefesimle öyle saf, öyle yoğun bir ısı veriyorum ki dünyanın kavisi gözle görülmeyecek kadar olsa da ilelebet içine çöküyor ve etrafımda fırıldak gibi dönen kavurucu yıldız tozları peyda oluyor. Gök kubbe alevinden ışıl ışıl hareler, gediğin merkezinden dönerek yükseliyor. Yerçekimi, birçok gözün hiçbir zaman tanık olamayacağı renk dalgaları arasında eriyip gidiyor. Maddeyi büken yıldızlarım, çekirdeklerine giren yakıt arttıkça daha da parlaklaşıyor, daha yoğun bir ısı yayarak yanıyor. Ortaya tepeden tırnağa nefes kesici bir manzara çıkıyor; kör edici ışıkla kavurucu sıcak adeta raks ediyor. Etraf öylesine ısınıyor ki bir anlığına yepyeni renk tonları meydana geliyor. Bu güzel duygu karşısında sırtımda bir ürperti hissediyorum.

Ağaçlar paramparça oluyor. Nehirler buharlaşıyor. Vadiyi kuşatan dağların duvarları, dumanlar içinde çatırdayıp heyelana dönüşüyor. Güneş Kursu'nu ayağa kaldırmaya çalışan yorulmaz işçiler, tepeyi almaya çalışan askerler, yıldızları seyredenler, tapınanlar, dehşete düşenler, kıyamet tellalları, umutsuzlar, yeni yükselen krallar... Tepelerinden geçen kuyruklu yıldıza bencil gözleriyle tanık olan kim varsa bu süper novayı vakitsiz doğan bir güneş gibi görüyor. Işığım bu acınası kürenin dört bir yanında en karanlık geceyi bile gözleri kör eden bir gündüze çeviriyor. Acaba bu olağanüstü olayı açıklamak için ne saçmalıklar uyduracaklar?

Targon'lu efendilerim bile gücümün bu haşmetli hâlini nadiren görmüştür. Bir zamanların yemyeşil vadisinden geri kalanlara benzer yara izleri taşıyan bir dünya daha olamaz. Ben işimi bitirdiğim zaman hiçbir şey ayakta kalamaz.

Pantheon'un yeniden vücut bulmuş bu hâli bile. Ne onu özleyeceğimi söyleyebilirim ne de kafasız haykırışlarını.

Yıkıcı gazabım dinerken, eskiden heybetle yükselen dağlar çöküyor ve molozları eriyip vadi boyunca uzanan lav akıntılarına dönüşüyor. İşte altımdaki dünyaya bıraktığım yara izi bu. Cehennemin dibini boylayasıca taçtan, bütün vücuduma dayanılmaz bir acı dalgası yayılıyor. Yaptığımın bedelini ödemek üzereyim.

Boynum kasılınca başım yukarı dikiliyor ve gözlerim ölmekte olan bir yıldızın yüreğimi dağlayan görüntüsüne sabitleniyor. Kalbim sıkışıp kalıyor. Bildiğim her şey karmakarışık oluyor. Derinlerden yükselen ani bir kederle dayanılmaz bir umutsuzluk duygusu ruhumu adeta pençesine alıyor. Hani çok değerli bir şey kaybedersiniz ve bütün suçun sizde olduğunu bilirsiniz ya, tıpkı öyle hissediyorum.

Çok eskilerden tanıştığım, meraklı bir yaşam biçimi nasıl olup da işlediğim bütün yıldızları hatırlayabildiğimi sormuştu. Bir tek yıldız meydana getirmenin bile nasıl bir duygu olduğunu bilseler, sordukları sorunun ne kadar yersiz olduğunu da anlarlardı. İşte sevdiceklerimin birinin bile son defa titreşip yok olduğu anda haberdar olmamın sebebi bu. Son nefeslerini verirken sadece enerji hareleri değil, ruhumun özü de uzayın derinliklerine saçılıyor. Yıldızımın yukarıdaki gök kubbede can verişine tanık oluyorum. Son bir defa olanca parlaklığıyla ışıldıyor ve yıkımının alevi, bütün kardeşlerini bir anlığına gölgede bırakıyor. Gücümü Targon'a yöneltmemin bedeli olarak gök kubbe biraz daha tenhalaşırken yüreğim parçalanıyor.

Bir tek Pantheon'a karşılık, koca bir yıldız. Dizginini koparan gazabımın bedeli bu. İşte böylesine yabani bir büyüyle baş etmek zorundayım.

Birkaç saniye içinde iplerimi yeniden ellerine alıp, beni yeni bir vazifeye koşuyorlar. Ne kadar gelip geçici olsa da başka hiçbir dünyada bu kadar hür davranmamıştım. Dahası, yaptıkları hatalardan ders çıkardım. Artık bir nebze daha özgürüm ve vakti gelince bu dünyaya geri dönecek, bu gizemli enerji kaynağından faydalanacak ve prangamın geri kalanından da kurtulacağım.

Kozmosun dört bir yanına dağılmış fani kabukların içinde dönüp durarak varlığını sürdüren savaşın özüne kulak kabartıyorum. Bu dünyadaki fani bedenini kaybetmekten hiç memnun değil. Şimdiden yeni Pantheon olmak üzere zavallı bir aday seçilmiş bile; Targon Dağı'nın eteklerine yapışıp, gücünü sülük gibi emen Rakkor Kabilesi'nden bir asker. Günün birinde Pantheon'un yeniden hayat bulduğu bu bedenle de karşılaşacağım. Belki bu defaki, yeni bir silah bulup o saçma kargıdan kurtulmayı akıl eder. Pantheon'un, kozmosun dört bir yanındaki semavi hısımlarını hissediyorum. Hepsinin dikkati bir anlığına, fani Suretlerinden birinin kendi silahlarıyla buharlaştığı bu dünyaya çevriliyor. Üzerimde hâkimiyet kurmak için birbirleriyle yarışırken, şaşkınlıklarına g derek büyüyen bir çaresizlik ekleniyor. Suratlarındaki ifadeleri görebilmeyi ne çok isterdim.
Kendimi bu Runeterra dedikleri dünyanın yerçekiminden azat ederken, Targon'un daha önce hiç sezinlemediğim bir duyguyla çalkalandığını hissediyorum.

Korku

Yetenekleri

  1. PASİF

    Kâinatın Merkezi

    Aurelion Sol'un çevresinde dönen yıldızlar, bir rakibe isabet ettiklerinde büyü hasarı verir.
  2. Q

    Felaket Yıldızı​

    Ortaya çıkardığı ilerledikçe genişleyen disk, Aurelion Sol'dan fazla uzaklaştığında infilak eder ve rakiplerin hasar alarak sersemlemelerine neden olur.
  3. W

    Dönence​

    Aurelion Sol yıldızlarını dış yörüngeye iterek hasar ve hızlarının artmasını sağlar.
  4. E

    Uzay Seyyahı

    Aurelion Sol havalanarak uzun mesafe boyunca uçmaya başlar.
  5. R

    Işığın Sesi

    Aurelion Sol'un gönderdiği saf yıldız ateşinden dalga, isabet ettiği rakiplerin hasar alarak yavaşlamalarını sağlar. Dalgaya Aurelion Sol'un yakınında yakalanan rakipler, güvenli bir mesafeye savrulur.









 
Home Register Log In
Üst