Annie (Şeytan Çekici)

damlaozkal

Administrator
Administrator
Katılım
30 Eki 2022
Mesajlar
22
Tepki
1
Annie (Şeytan Çekici)

1667677851456.png


Hikayesi

Çok bilmişliğinin verdiği sevimlilikten belli olmasa da Annie sınırsız ateş güçlerine sahip, son derece tehlikeli bir çocuk büyücü. Noxus'un kuzeyindeki dağların karanlık gölgeleri bile bu gücü gizleyemiyor. Ateşe olan doğal yatkınlığı çok küçük yaşlarda, duygularına bağlı ani patlamalarla ortaya çıktı. Ama bu ''küçük oyunları'' kontrol etmeyi zamanla öğrendi. En sevdiği şeylerden biri, oyuncak ayısı Tibbers'ı alev alev yanan bir koruyucu olarak çağırmak. Çocukluk masumiyetinde sonsuza kadar kaybolmuş görünen Annie, karanlık ormanlarda gezinerek sürekli kendine bir oyun arkadaşı arıyor.

Boram Darkwill'in tahtta geçirdiği son yıllarda, Noxus'da büyük bir belirsizlik hüküm sürüyordu. Büyüye yeteneği olan pek çok kişi, başkentten ayrılıp nispeten daha huzurlu olan diğer illere taşınıyordu. Bunlardan biri olan Boz Gregori ile Amoline adlı bir cadı olan eşi sahip oldukları Noxus gücünü soylu ailelerin politik entrikalarına alet olarak değil, sınır bölgelerinin vahşi doğasını medenileştirmek için kullanmayı tercih etmişti.

Genç çift kuzeydeki Demirdiş Dağları'nın ilerisinde bir araziyi kendilerine ayırıp kış gelmeden ve ilk çocukları doğmadan hemen önce evlerinin inşasını bitirmeyi başardı. Yolculukları sırasında diğer yerleşimcilerin bir zamanlar o bölgede yaşayan dev gölge ayıları hakkında anlattığı hikâyeler Amoline'i çok etkilemişti. Karnı burnunda haliyle şöminenin önünde otururken, bu koruyucu yaratıklara benzeyen bir oyuncak dikerek vakit geçirmeye başladı. Tam oyuncağın son düğme gözünü de dikerken doğum sancıları tuttu. Gregori sonradan kızının yeni oyuncağıyla oynamak istediği için bu kadar çabuk geldiğini söyledi; çünkü Amoline Annie'yi oracıkta, şöminenin önünde, közlerin yaydığı ışık ve sıcaklıkta dünyaya getirmişti.

Annie daha yeni yeni yürümeye başlamışken, bir gün o da babası da çok hastalandılar. Gece karanlığı çöktükçe Annie ateşten yanmaya başladı. Bir süre sonra o kadar ısınmıştı ki annesi onu kucağında tutamaz olmuştu. Amoline sonunda başka çare göremeyince civardaki ırmaktan soğuk su getirmeye gitti. Sabah olduğunda Gregori uyandı. Hastalıktan hâlâ her yeri kırılıyor, uyku sersemliğini atamıyordu. Annie ise turp gibi olmuş, beşiğinde oyuncak ayısı Tibbers ile oynuyordu. Fakat Amoline yoktu.

Annie yaşının verdiği saflıkla annesinin bir gün döneceğine inanıyordu. Gregori sık sık kızını annesinin şömine başındaki sallanan sandalyesine oturmuş, kucağında Tibbers'la çıtır çıtır yanan ateşe bakarken buluyordu. Halbuki şöminede sönmüş ateşin soğuk külleri olmalıydı. Böyle dalgınlıkları, tek başına çocuk yetiştirmenin yorgunluğuna veriyordu.

Gel zaman git zaman, bölgeye başka yerleşimciler de geldi. Gregori bir süre sonra Leanna adlı bir kadınla tanıştı. Leanna da Daisy adlı küçük kızıyla birlikte başkentten ayrılmış, kendisine yeni bir hayat kurmak istiyordu.

Annie yeni bir oyun arkadaşı olacak diye çok sevinmişti ama aynı zamanda tek çocuk olduğu için çok da şımartılmıştı. Üvey annesiyle kardeşine alışması güç oldu. Annie'nin yakıcı öfkesi ne zaman patlayıverse Leanna tedirgin oluyor, hemen kendi kızının tarafını tutuyordu. Üçünün arasını bulmak Gregori'ye düşüyordu.

Vahşi sınır bölgelerinin tehlikelerine alışık olmayan Daisy, bir gün dışarıda oynarken korkunç bir akıbete uğradı. Leanna kızının ölümünden elbette Annie'yi sorumlu tuttu. Bütün öfkesiyle üzüntüsünü üvey kızının en değerli eşyası olan Tibbers'a yöneltti. Annie, annesinden kalan son hatırayı kaybetme ihtimali karşısında dehşete kapıldı. Korkusu sınırsız bir hiddete dönüştü ve içinde yatmakta olan büyük ateş büyüsü gücü birden taştı. Oyuncak ayı ise canlanarak alevlerden oluşan koruyucu bir burgaca dönüştü.

Alevler sönüp küller çöktüğünde, Annie öksüz ve bir başına kalmıştı.

Şehirli yetişkinlerin üvey annesi gibi olduğuna karar veren Annie, öncü yerleşimcilerin yaşadığı bölgelerde kaldı. Şirin görünümüne kanan yerleşimciler bazen onu evlerine alıp karnını doyuruyor ve ona yeni giysiler veriyorlar. Asla yanından ayırmadığı oyuncak ayısına el uzatmaya çalışanlarsa alevler içinde can veriyor.

Karşılaşabileceği tehlikelerin (ve kontrol edemediği güçleriyle başkaları için ne kadar tehlikeli olduğunun) farkında bile olmayan Annie, bir gün kendisi gibi birini bulup onunla oyun oynama umuduyla Tibbers'ın koruması altında karanlık Noxus ormanlarında geziniyor.
Marcin'in en iyi yaptığı şey kendi işine bakmaktı.

Karşısındaki insanların gürültüleri, bardakların takırtılarıyla ve çalkalanan içki sesleriyle karışıyordu. Ara sıra birileri bağırarak içki sipariş ediyordu ve sikkeleri bar tezgâhına koyar koymaz, hazırda bekleyen ellerine bir bardak kayıyordu. Marcin hızlıca ve sessizce çalıştığı için kolayca fark edilmiyor ve bu sayede belaya bulaşmıyordu.

Ama bela her yerdeydi.

Ve çok farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyordu. Bazen sinirli, kavgacı bir tip oluyordu. Bazen pelerinlere bürünmüş siluetler arasındaki bir alışveriş, birinin boğazına hançer saplanmasıyla sonuçlanıyordu. Bazense tavernanın ağır kapısı açılıyor ve içeri hiç beklenmedik şekilde küçük bir kız giriyordu.

Marcin, seke seke ve kendi kendine mırıldanarak tezgâha doğru ilerleyen kızı izledi. Tavernanın kapısı kızın arkasından sertçe kapandı. Dışarıdaki kış soğuğu odaya doldu. Kapının çıkardığı güm sesi, kızı daha önceden fark etmeyen şaşkın gözleri de onun üzerine çekti.

Küçük kız bir tabureye oturdu. Tezgâha zar zor yetişiyordu. Marcin çocuğu süzdü. Parlak kızıl saçları vardı. Elinde yırtık pırtık bir oyuncak tutuyordu ve sırtında yıpranmış bir çanta asılıydı. Marcin'i en çok şaşırtan şeyse dışarıdaki buz gibi havaya karşın giydiği eski püskü, kısa kollu elbiseydi.

“Ne istersin?” diye sordu Marcin.

Kız taburenin üstünde ayağa kalkıp oyuncağını tezgâha koydu. Rafların üzerinde duran şişelere bakıyordu. Marcin oyuncağın bir pelüş ayı olduğunu gördü. Uzun zaman önce özenle dikilmiş ve o zamandan beri başından epey iş geçmişti. Uzuvlarındaki dikişler, yıllar boyunca çektikleri yüzünden gevşeyip görünür olmuştu. Düğmeden yapılmış gözlerinden biriyse kim bilir ne ara düşmüştü?

“Bir bardak süt alabilir miyim lütfen?”

Marcin şaşırdı ama bir şey söylemedi. Seramik sürahiyi almak için tezgâhın öbür ucuna gitti.

Kalın bir ses, “Senin bu saatte tek başına ne işin var dışarıda?” diye sordu.

Marcin iç geçirdi. Bela belayı çekerdi hep. Sürahiyi raftan indirip tezgâhtan yana bir bakış attı. İri bir adam kızın başına dikilmiş, tek sağlam gözüyle onu inceliyordu. Kız, adamla karşılaştırılınca kocaman bir dağın eteklerindeki küçük bir çakıl taşı gibi görünüyordu. İri adamın kaslı vücudu yara izleriyle kaplıydı. Kemerindeki halatlardan, zincirlerden, kancalardan ve sırtında taşıdığı kocaman kılıçtan adamın bir ödül avcısı olduğu belliydi.

Kız kafasını kaldırıp adamın yüzüne baktı ve gülümsedi. “Tek başıma değilim ki. Yanımda Tibbers var. Değil mi Tibbers'çığım?” Sevinçle ayısını havaya kaldırdı.

Ödül avcısı kahkaha attı. “Annenle baban seni özlemiştir.”

Kız ellerini indirdi ve hüzünle yere bakmaya başladı. “Hiç sanmıyorum.”

“Yok canım, bence özlemişlerdir. Kızlarını sağ salim eve getirene bayağı bir para öderler kesin.” Marcin ödül avcısının kafasının içinde altınların şıngırdadığını duyabiliyordu. Adam alacağı parayı hesaplamaya başlamıştı bile.

“Ödeyemezler çünkü öldüler.” Kız tabureye geri oturdu ve üzgün üzgün ayının düğmeden yapılmış gözüne bakmaya başladı.

Ödül avcısı tam konuşmaya başlayacakken Marcin kupayı sertçe tezgâha koydu.

“Al bakalım sütünü.”

Kız yüzünü Marcin'e çevirip gülümsedi. Artık üzgün görünmüyordu.

“Teşekkürler amca!”

Ayısını masaya koyup elini sırt çantasına götürdü. Marcin beklemeye koyuldu. Kız ne kadar para verirse versin kabul edecekti.

Kız büyük bir para kesesini şangırdata şangırdata tezgâhın üzerine koyunca Marcin'in ağzı açık kaldı.

Tezgâha birkaç altın sikke düştü, biri kenara doğru yuvarlanmaya başladı. Marcin hızla yuvarlanan parayı parmağıyla yakaladı. Yavaşça eline alıp inceledi. Ağırlığı ve dokusundan gerçek bir Noxus parası olduğu belliydi.

Küçük kız kıkırdayarak, “Özür!” dedi.

Marcin yutkundu, ağzı bir anda kurudu. Paraları ve keseyi kimse görmeden kızın çantasına koymak için hamle yaptı.

Ödül avcısı, “Küçük bir kız için ne kadar da büyük bir kese,” diye homurdandı. Sesi gereğinden yüksek çıkıyordu.

Kız, “Tibbers buldu onu,” diye cevap verdi.

Adam küçümseyici bir kahkaha attı. “Demek öyle?”

“Bizi yolda durduran adamın üzerindeydi. Çok kötü biriydi.” Kız sütünü yudumladı ve dikkatini ayısına verdi.

“Yazık olmuş…” diyen ödül avcısı tabureye yaklaştı ve elini keseye doğru götürdü.

Kız kafasını kaldırıp iri adama baktı. Yüzüne muzır bir gülümseme vardı.

“Tibbers adamı yedi.”

Bir süreliğine zaman durdu sanki. Sonra ödül avcısının kahkahası odayı çınlattı.

“Kesin öyledir,” dedi bağıra bağıra. Koca eliyle oyuncağın kafasını tutup kızın elinden aldı. “Büyük, korkunç canavar bu demek.”

Küçük kız, “Tibbers'ı bırak!” diye haykırdı. Bir yandan da ayıcığını geri almaya çalışıyordu. “Çekiştirilmekten hoşlanmaz.” Ödül avcısının kahkahaları gitgide yükseliyordu.

Marcin sikkeyi cebine atıp döndü, fark edilmeden arka tarafa geçti. Kıza yardım etmek isterdi fakat bu kadar uzun süredir hayatta kalabilmesinin sebebi beladan uzak durmasıydı.

Ama kızın sesini duyunca donakaldı.

“Tibbers'ı. Bırak. Dedim.”

Hırıltılı ve öfkeli bir sesle söylenen bu kelimeler tavernanın uğultusunu bıçak gibi kesmişti. Marcin vicdanına yenik düştü, arkasını dönüp kıza baktı. Kız tezgâhın üzerine çıkmış, ödül avcısının gözlerinin içine hiddetle bakıyordu.

Sonra bir anda bir kargaşa koptu.

Kızdan aniden parlak bir ışık ve bir ısı dalgası yayıldı. Marcin kollarını kaldırarak kendini korumaya çalıştı ama artık çok geçti. Acı içinde haykırdı. Geriye doğru sendeleyerek arkasındaki raflara çarptı. Tezgâhın arkasına eğilip saklanırken yukarıdan birkaç şişe sağına soluna düşüp paramparça oldu. Marcin tereddüt ettiği için kendine sövüyordu. Adamların çığlıkları ve kırılan tahtaların çatırtıları arasında yükselen alev gitgide büyüyordu. Hırıltılı, gerçek olması mümkün olmayan bir ses tavernayı inletti. Marcin korkudan tir tir titriyordu. Gözleri hâlâ tam olarak görmeyen tavernacı, mutfağa açılan kapılara doğru gittiğini umarak yavaş yavaş emeklemeye başladı. Etrafındaki çığlıkların şiddeti artıyordu. Sonra hepsi, tüyleri diken diken eden bir çatırtıyla son buldu.

Marcin beladan uzak durma prensibini o gün ikinci kez göz ardı ederek tezgâhın kenarından korku dolu gözlerle baktı.

Odada dev gibi bir canavar dikilmişti. Gölgesi ateşin ışığıyla duvara yansıyordu. Uzuvları gövdesine, iplikle dikilmişe benzeyen kalın tendonlarla bağlanmıştı. Marcin dikkatlice bakınca canavarın kendisinin yandığını anladı. Aç alevler deve zarar vermeden kürkünde dans ediyordu. Ödül avcısının gevşek, kanlar içindeki vücudunu pençeleriyle kafasından tutup kaldırmıştı. Adam dev pençelerin arasında cansız bir bez bebek gibi duruyordu.

Küçük kız canavarın önündeydi. Etrafı alevlerle çevrilmişti.

“Haklıymışsın Tibbers,” dedi küçük kız. “O da çekiştirilmekten hoşlanmıyormuş.”

Marcin dehşet içinde odaya baktı. Tavernadaki bütün sandalyelerle masalar ters dönmüş ve tutuşmuştu. Alevlerden çıkan kara dumanlar tavana doğru yükseliyordu. Kan ve yanık et kokusu alan Marcin öksürüğünü bastırdı. Midesi kalkmıştı.

Dev canavar arkasını dönüp gözlerini ona dikti.

Marcin'in dudaklarından bir inilti kaçtı. Ayının gözlerinde parlayan sonsuzluğun içinde kaybolmaya başlamıştı. Sonunun geldiğinden emin olarak yutkundu.

Çatırdayan alevlerin arasından gelen bir kahkaha odada yankılandı.

Canavarın arkasından kafasını çıkaran küçük kız, “Merak etme,” dedi. “Tibbers seni sevdi.”

Marcin olduğu yere mıhlanmıştı. Tavernadan sek sek sekerek çıkıp giden kızın ve onu takip eden dev canavarın arkasından bakakaldı. Canavarın ağır kapıyı tek bir pençe darbesiyle yere indirmesini izledi. Kız arkasını döndü ve tatlı tatlı gülümseyerek tavernacıya baktı.

“Süt için teşekkür ederim amca.”

Taverna çökerken minik kız çoktan karlı gecenin karanlığına karışmıştı bile.
Boram Darkwill'in tahtta geçirdiği son yıllarda, Noxus'da büyük bir belirsizlik hüküm sürüyordu. Büyüye yeteneği olan pek çok kişi, başkentten ayrılıp nispeten daha huzurlu olan diğer illere taşınıyordu. Bunlardan biri olan Boz Gregori ile Amoline adlı bir cadı olan eşi sahip oldukları Noxus gücünü soylu ailelerin politik entrikalarına alet olarak değil, sınır bölgelerinin vahşi doğasını medenileştirmek için kullanmayı tercih etmişti.

Genç çift kuzeydeki Demirdiş Dağları'nın ilerisinde bir araziyi kendilerine ayırıp kış gelmeden ve ilk çocukları doğmadan hemen önce evlerinin inşasını bitirmeyi başardı. Yolculukları sırasında diğer yerleşimcilerin bir zamanlar o bölgede yaşayan dev gölge ayıları hakkında anlattığı hikâyeler Amoline'i çok etkilemişti. Karnı burnunda haliyle şöminenin önünde otururken, bu koruyucu yaratıklara benzeyen bir oyuncak dikerek vakit geçirmeye başladı. Tam oyuncağın son düğme gözünü de dikerken doğum sancıları tuttu. Gregori sonradan kızının yeni oyuncağıyla oynamak istediği için bu kadar çabuk geldiğini söyledi; çünkü Amoline Annie'yi oracıkta, şöminenin önünde, közlerin yaydığı ışık ve sıcaklıkta dünyaya getirmişti.

Annie daha yeni yeni yürümeye başlamışken, bir gün o da babası da çok hastalandılar. Gece karanlığı çöktükçe Annie ateşten yanmaya başladı. Bir süre sonra o kadar ısınmıştı ki annesi onu kucağında tutamaz olmuştu. Amoline sonunda başka çare göremeyince civardaki ırmaktan soğuk su getirmeye gitti. Sabah olduğunda Gregori uyandı. Hastalıktan hâlâ her yeri kırılıyor, uyku sersemliğini atamıyordu. Annie ise turp gibi olmuş, beşiğinde oyuncak ayısı Tibbers ile oynuyordu. Fakat Amoline yoktu.

Annie yaşının verdiği saflıkla annesinin bir gün döneceğine inanıyordu. Gregori sık sık kızını annesinin şömine başındaki sallanan sandalyesine oturmuş, kucağında Tibbers'la çıtır çıtır yanan ateşe bakarken buluyordu. Halbuki şöminede sönmüş ateşin soğuk külleri olmalıydı. Böyle dalgınlıkları, tek başına çocuk yetiştirmenin yorgunluğuna veriyordu.

Gel zaman git zaman, bölgeye başka yerleşimciler de geldi. Gregori bir süre sonra Leanna adlı bir kadınla tanıştı. Leanna da Daisy adlı küçük kızıyla birlikte başkentten ayrılmış, kendisine yeni bir hayat kurmak istiyordu.

Annie yeni bir oyun arkadaşı olacak diye çok sevinmişti ama aynı zamanda tek çocuk olduğu için çok da şımartılmıştı. Üvey annesiyle kardeşine alışması güç oldu. Annie'nin yakıcı öfkesi ne zaman patlayıverse Leanna tedirgin oluyor, hemen kendi kızının tarafını tutuyordu. Üçünün arasını bulmak Gregori'ye düşüyordu.

Vahşi sınır bölgelerinin tehlikelerine alışık olmayan Daisy, bir gün dışarıda oynarken korkunç bir akıbete uğradı. Leanna kızının ölümünden elbette Annie'yi sorumlu tuttu. Bütün öfkesiyle üzüntüsünü üvey kızının en değerli eşyası olan Tibbers'a yöneltti. Annie, annesinden kalan son hatırayı kaybetme ihtimali karşısında dehşete kapıldı. Korkusu sınırsız bir hiddete dönüştü ve içinde yatmakta olan büyük ateş büyüsü gücü birden taştı. Oyuncak ayı ise canlanarak alevlerden oluşan koruyucu bir burgaca dönüştü.

Alevler sönüp küller çöktüğünde, Annie öksüz ve bir başına kalmıştı.

Şehirli yetişkinlerin üvey annesi gibi olduğuna karar veren Annie, öncü yerleşimcilerin yaşadığı bölgelerde kaldı. Şirin görünümüne kanan yerleşimciler bazen onu evlerine alıp karnını doyuruyor ve ona yeni giysiler veriyorlar. Asla yanından ayırmadığı oyuncak ayısına el uzatmaya çalışanlarsa alevler içinde can veriyor.

Karşılaşabileceği tehlikelerin (ve kontrol edemediği güçleriyle başkaları için ne kadar tehlikeli olduğunun) farkında bile olmayan Annie, bir gün kendisi gibi birini bulup onunla oyun oynama umuduyla Tibbers'ın koruması altında karanlık Noxus ormanlarında geziniyor.
Marcin'in en iyi yaptığı şey kendi işine bakmaktı.

Karşısındaki insanların gürültüleri, bardakların takırtılarıyla ve çalkalanan içki sesleriyle karışıyordu. Ara sıra birileri bağırarak içki sipariş ediyordu ve sikkeleri bar tezgâhına koyar koymaz, hazırda bekleyen ellerine bir bardak kayıyordu. Marcin hızlıca ve sessizce çalıştığı için kolayca fark edilmiyor ve bu sayede belaya bulaşmıyordu.

Ama bela her yerdeydi.

Ve çok farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyordu. Bazen sinirli, kavgacı bir tip oluyordu. Bazen pelerinlere bürünmüş siluetler arasındaki bir alışveriş, birinin boğazına hançer saplanmasıyla sonuçlanıyordu. Bazense tavernanın ağır kapısı açılıyor ve içeri hiç beklenmedik şekilde küçük bir kız giriyordu.

Marcin, seke seke ve kendi kendine mırıldanarak tezgâha doğru ilerleyen kızı izledi. Tavernanın kapısı kızın arkasından sertçe kapandı. Dışarıdaki kış soğuğu odaya doldu. Kapının çıkardığı güm sesi, kızı daha önceden fark etmeyen şaşkın gözleri de onun üzerine çekti.

Küçük kız bir tabureye oturdu. Tezgâha zar zor yetişiyordu. Marcin çocuğu süzdü. Parlak kızıl saçları vardı. Elinde yırtık pırtık bir oyuncak tutuyordu ve sırtında yıpranmış bir çanta asılıydı. Marcin'i en çok şaşırtan şeyse dışarıdaki buz gibi havaya karşın giydiği eski püskü, kısa kollu elbiseydi.

“Ne istersin?” diye sordu Marcin.

Kız taburenin üstünde ayağa kalkıp oyuncağını tezgâha koydu. Rafların üzerinde duran şişelere bakıyordu. Marcin oyuncağın bir pelüş ayı olduğunu gördü. Uzun zaman önce özenle dikilmiş ve o zamandan beri başından epey iş geçmişti. Uzuvlarındaki dikişler, yıllar boyunca çektikleri yüzünden gevşeyip görünür olmuştu. Düğmeden yapılmış gözlerinden biriyse kim bilir ne ara düşmüştü?

“Bir bardak süt alabilir miyim lütfen?”

Marcin şaşırdı ama bir şey söylemedi. Seramik sürahiyi almak için tezgâhın öbür ucuna gitti.

Kalın bir ses, “Senin bu saatte tek başına ne işin var dışarıda?” diye sordu.

Marcin iç geçirdi. Bela belayı çekerdi hep. Sürahiyi raftan indirip tezgâhtan yana bir bakış attı. İri bir adam kızın başına dikilmiş, tek sağlam gözüyle onu inceliyordu. Kız, adamla karşılaştırılınca kocaman bir dağın eteklerindeki küçük bir çakıl taşı gibi görünüyordu. İri adamın kaslı vücudu yara izleriyle kaplıydı. Kemerindeki halatlardan, zincirlerden, kancalardan ve sırtında taşıdığı kocaman kılıçtan adamın bir ödül avcısı olduğu belliydi.

Kız kafasını kaldırıp adamın yüzüne baktı ve gülümsedi. “Tek başıma değilim ki. Yanımda Tibbers var. Değil mi Tibbers'çığım?” Sevinçle ayısını havaya kaldırdı.

Ödül avcısı kahkaha attı. “Annenle baban seni özlemiştir.”

Kız ellerini indirdi ve hüzünle yere bakmaya başladı. “Hiç sanmıyorum.”

“Yok canım, bence özlemişlerdir. Kızlarını sağ salim eve getirene bayağı bir para öderler kesin.” Marcin ödül avcısının kafasının içinde altınların şıngırdadığını duyabiliyordu. Adam alacağı parayı hesaplamaya başlamıştı bile.

“Ödeyemezler çünkü öldüler.” Kız tabureye geri oturdu ve üzgün üzgün ayının düğmeden yapılmış gözüne bakmaya başladı.

Ödül avcısı tam konuşmaya başlayacakken Marcin kupayı sertçe tezgâha koydu.

“Al bakalım sütünü.”

Kız yüzünü Marcin'e çevirip gülümsedi. Artık üzgün görünmüyordu.

“Teşekkürler amca!”

Ayısını masaya koyup elini sırt çantasına götürdü. Marcin beklemeye koyuldu. Kız ne kadar para verirse versin kabul edecekti.

Kız büyük bir para kesesini şangırdata şangırdata tezgâhın üzerine koyunca Marcin'in ağzı açık kaldı.

Tezgâha birkaç altın sikke düştü, biri kenara doğru yuvarlanmaya başladı. Marcin hızla yuvarlanan parayı parmağıyla yakaladı. Yavaşça eline alıp inceledi. Ağırlığı ve dokusundan gerçek bir Noxus parası olduğu belliydi.

Küçük kız kıkırdayarak, “Özür!” dedi.

Marcin yutkundu, ağzı bir anda kurudu. Paraları ve keseyi kimse görmeden kızın çantasına koymak için hamle yaptı.

Ödül avcısı, “Küçük bir kız için ne kadar da büyük bir kese,” diye homurdandı. Sesi gereğinden yüksek çıkıyordu.

Kız, “Tibbers buldu onu,” diye cevap verdi.

Adam küçümseyici bir kahkaha attı. “Demek öyle?”

“Bizi yolda durduran adamın üzerindeydi. Çok kötü biriydi.” Kız sütünü yudumladı ve dikkatini ayısına verdi.

“Yazık olmuş…” diyen ödül avcısı tabureye yaklaştı ve elini keseye doğru götürdü.

Kız kafasını kaldırıp iri adama baktı. Yüzüne muzır bir gülümseme vardı.

“Tibbers adamı yedi.”

Bir süreliğine zaman durdu sanki. Sonra ödül avcısının kahkahası odayı çınlattı.

“Kesin öyledir,” dedi bağıra bağıra. Koca eliyle oyuncağın kafasını tutup kızın elinden aldı. “Büyük, korkunç canavar bu demek.”

Küçük kız, “Tibbers'ı bırak!” diye haykırdı. Bir yandan da ayıcığını geri almaya çalışıyordu. “Çekiştirilmekten hoşlanmaz.” Ödül avcısının kahkahaları gitgide yükseliyordu.

Marcin sikkeyi cebine atıp döndü, fark edilmeden arka tarafa geçti. Kıza yardım etmek isterdi fakat bu kadar uzun süredir hayatta kalabilmesinin sebebi beladan uzak durmasıydı.

Ama kızın sesini duyunca donakaldı.

“Tibbers'ı. Bırak. Dedim.”

Hırıltılı ve öfkeli bir sesle söylenen bu kelimeler tavernanın uğultusunu bıçak gibi kesmişti. Marcin vicdanına yenik düştü, arkasını dönüp kıza baktı. Kız tezgâhın üzerine çıkmış, ödül avcısının gözlerinin içine hiddetle bakıyordu.

Sonra bir anda bir kargaşa koptu.

Kızdan aniden parlak bir ışık ve bir ısı dalgası yayıldı. Marcin kollarını kaldırarak kendini korumaya çalıştı ama artık çok geçti. Acı içinde haykırdı. Geriye doğru sendeleyerek arkasındaki raflara çarptı. Tezgâhın arkasına eğilip saklanırken yukarıdan birkaç şişe sağına soluna düşüp paramparça oldu. Marcin tereddüt ettiği için kendine sövüyordu. Adamların çığlıkları ve kırılan tahtaların çatırtıları arasında yükselen alev gitgide büyüyordu. Hırıltılı, gerçek olması mümkün olmayan bir ses tavernayı inletti. Marcin korkudan tir tir titriyordu. Gözleri hâlâ tam olarak görmeyen tavernacı, mutfağa açılan kapılara doğru gittiğini umarak yavaş yavaş emeklemeye başladı. Etrafındaki çığlıkların şiddeti artıyordu. Sonra hepsi, tüyleri diken diken eden bir çatırtıyla son buldu.

Marcin beladan uzak durma prensibini o gün ikinci kez göz ardı ederek tezgâhın kenarından korku dolu gözlerle baktı.

Odada dev gibi bir canavar dikilmişti. Gölgesi ateşin ışığıyla duvara yansıyordu. Uzuvları gövdesine, iplikle dikilmişe benzeyen kalın tendonlarla bağlanmıştı. Marcin dikkatlice bakınca canavarın kendisinin yandığını anladı. Aç alevler deve zarar vermeden kürkünde dans ediyordu. Ödül avcısının gevşek, kanlar içindeki vücudunu pençeleriyle kafasından tutup kaldırmıştı. Adam dev pençelerin arasında cansız bir bez bebek gibi duruyordu.

Küçük kız canavarın önündeydi. Etrafı alevlerle çevrilmişti.

“Haklıymışsın Tibbers,” dedi küçük kız. “O da çekiştirilmekten hoşlanmıyormuş.”

Marcin dehşet içinde odaya baktı. Tavernadaki bütün sandalyelerle masalar ters dönmüş ve tutuşmuştu. Alevlerden çıkan kara dumanlar tavana doğru yükseliyordu. Kan ve yanık et kokusu alan Marcin öksürüğünü bastırdı. Midesi kalkmıştı.

Dev canavar arkasını dönüp gözlerini ona dikti.

Marcin'in dudaklarından bir inilti kaçtı. Ayının gözlerinde parlayan sonsuzluğun içinde kaybolmaya başlamıştı. Sonunun geldiğinden emin olarak yutkundu.

Çatırdayan alevlerin arasından gelen bir kahkaha odada yankılandı.

Canavarın arkasından kafasını çıkaran küçük kız, “Merak etme,” dedi. “Tibbers seni sevdi.”

Marcin olduğu yere mıhlanmıştı. Tavernadan sek sek sekerek çıkıp giden kızın ve onu takip eden dev canavarın arkasından bakakaldı. Canavarın ağır kapıyı tek bir pençe darbesiyle yere indirmesini izledi. Kız arkasını döndü ve tatlı tatlı gülümseyerek tavernacıya baktı.

“Süt için teşekkür ederim amca.”

Taverna çökerken minik kız çoktan karlı gecenin karanlığına karışmıştı bile.
Boram Darkwill'in tahtta geçirdiği son yıllarda, Noxus'da büyük bir belirsizlik hüküm sürüyordu. Büyüye yeteneği olan pek çok kişi, başkentten ayrılıp nispeten daha huzurlu olan diğer illere taşınıyordu. Bunlardan biri olan Boz Gregori ile Amoline adlı bir cadı olan eşi sahip oldukları Noxus gücünü soylu ailelerin politik entrikalarına alet olarak değil, sınır bölgelerinin vahşi doğasını medenileştirmek için kullanmayı tercih etmişti.

Genç çift kuzeydeki Demirdiş Dağları'nın ilerisinde bir araziyi kendilerine ayırıp kış gelmeden ve ilk çocukları doğmadan hemen önce evlerinin inşasını bitirmeyi başardı. Yolculukları sırasında diğer yerleşimcilerin bir zamanlar o bölgede yaşayan dev gölge ayıları hakkında anlattığı hikâyeler Amoline'i çok etkilemişti. Karnı burnunda haliyle şöminenin önünde otururken, bu koruyucu yaratıklara benzeyen bir oyuncak dikerek vakit geçirmeye başladı. Tam oyuncağın son düğme gözünü de dikerken doğum sancıları tuttu. Gregori sonradan kızının yeni oyuncağıyla oynamak istediği için bu kadar çabuk geldiğini söyledi; çünkü Amoline Annie'yi oracıkta, şöminenin önünde, közlerin yaydığı ışık ve sıcaklıkta dünyaya getirmişti.

Annie daha yeni yeni yürümeye başlamışken, bir gün o da babası da çok hastalandılar. Gece karanlığı çöktükçe Annie ateşten yanmaya başladı. Bir süre sonra o kadar ısınmıştı ki annesi onu kucağında tutamaz olmuştu. Amoline sonunda başka çare göremeyince civardaki ırmaktan soğuk su getirmeye gitti. Sabah olduğunda Gregori uyandı. Hastalıktan hâlâ her yeri kırılıyor, uyku sersemliğini atamıyordu. Annie ise turp gibi olmuş, beşiğinde oyuncak ayısı Tibbers ile oynuyordu. Fakat Amoline yoktu.

Annie yaşının verdiği saflıkla annesinin bir gün döneceğine inanıyordu. Gregori sık sık kızını annesinin şömine başındaki sallanan sandalyesine oturmuş, kucağında Tibbers'la çıtır çıtır yanan ateşe bakarken buluyordu. Halbuki şöminede sönmüş ateşin soğuk külleri olmalıydı. Böyle dalgınlıkları, tek başına çocuk yetiştirmenin yorgunluğuna veriyordu.

Gel zaman git zaman, bölgeye başka yerleşimciler de geldi. Gregori bir süre sonra Leanna adlı bir kadınla tanıştı. Leanna da Daisy adlı küçük kızıyla birlikte başkentten ayrılmış, kendisine yeni bir hayat kurmak istiyordu.

Annie yeni bir oyun arkadaşı olacak diye çok sevinmişti ama aynı zamanda tek çocuk olduğu için çok da şımartılmıştı. Üvey annesiyle kardeşine alışması güç oldu. Annie'nin yakıcı öfkesi ne zaman patlayıverse Leanna tedirgin oluyor, hemen kendi kızının tarafını tutuyordu. Üçünün arasını bulmak Gregori'ye düşüyordu.

Vahşi sınır bölgelerinin tehlikelerine alışık olmayan Daisy, bir gün dışarıda oynarken korkunç bir akıbete uğradı. Leanna kızının ölümünden elbette Annie'yi sorumlu tuttu. Bütün öfkesiyle üzüntüsünü üvey kızının en değerli eşyası olan Tibbers'a yöneltti. Annie, annesinden kalan son hatırayı kaybetme ihtimali karşısında dehşete kapıldı. Korkusu sınırsız bir hiddete dönüştü ve içinde yatmakta olan büyük ateş büyüsü gücü birden taştı. Oyuncak ayı ise canlanarak alevlerden oluşan koruyucu bir burgaca dönüştü.

Alevler sönüp küller çöktüğünde, Annie öksüz ve bir başına kalmıştı.

Şehirli yetişkinlerin üvey annesi gibi olduğuna karar veren Annie, öncü yerleşimcilerin yaşadığı bölgelerde kaldı. Şirin görünümüne kanan yerleşimciler bazen onu evlerine alıp karnını doyuruyor ve ona yeni giysiler veriyorlar. Asla yanından ayırmadığı oyuncak ayısına el uzatmaya çalışanlarsa alevler içinde can veriyor.

Karşılaşabileceği tehlikelerin (ve kontrol edemediği güçleriyle başkaları için ne kadar tehlikeli olduğunun) farkında bile olmayan Annie, bir gün kendisi gibi birini bulup onunla oyun oynama umuduyla Tibbers'ın koruması altında karanlık Noxus ormanlarında geziniyor.

Yetenekler
  1. PASİF​

    Kundakçı​

    Annie 4 yetenek kullandıktan sonra, saldırıya yönelik bir sonraki yeteneği hedefi sersemletir.
  2. Q

    Yok Et​

    Annie, içi Mana dolu bir ateş topu yollar; top hedefi yok ederse, Mana bedelini geri kazanır.
  3. W

    Ateşle​

    Annie'nin püskürttüğü kavurucu ateş, koni şeklindeki bir alanda bulunan bütün hedeflere hasar verir.
  4. E

    Alev Kalkanı​

    Annie'ye veya bir takım arkadaşına kalkan ve hareket hızı artışı sağlar. Ayrıca ona normal saldırı yapan rakiplere hasar verir.
  5. R

    Çağır: Tibbers​

    Annie ayısı Tibbers'a ete bürünmesini buyurur ve bölgedeki birimlere hasar verir. Tibbers yakınında duran birimlere saldırırken, onları yakabilir.

Mid(Orta) lane(Koridor) Karakteridir
 
Home Register Log In
Üst